top of page

Koku ve Fetişizm: Bir Arzu ve Hafıza Tarihi

  • Yazarın fotoğrafı: scentaatelier
    scentaatelier
  • 5 Şub
  • 4 dakikada okunur

2021 tarihli, ana karakteri François Demachy olan Nose adlı belgeselde şu cümle geçiyor:


Koku, herkesin anladığı ama çok az kişinin konuştuğu bir dildir.”


Gözlerimizi kapatabilir, kulaklarımızı tıkayabiliriz ama burun hep açıktır, hep tetiktedir. Her nefeste bir şeyler alırız içimize; bazen farkında bile olmayız ama bir koku bizi aniden çok eskilere götürebilir ya da hiç tanımadığımız birine doğru çekebilir.Bu gücün nereden geldiğini anlamak için çok geriye gitmek gerek. Antik çağlarda koku, tanrısal bir kavramdı. Tütsü yakılırdı tapınaklarda, çünkü koku gökyüzüne yükselirdi ve tanrılarla insan arasındaki mesafeyi kısaltırdı. Sadece hoş olduğu için değil, bir şeyleri hatırlattığı için kutsal sayılırdı koku. Sanki bedenimizin en derininde saklı, isim konulmamış anıları uyandırırdı.


Medeniyet Kokuyu Nasıl Bastırdı

Freud'un dediği gibi, medeniyet yükseldikçe biz kokulardan uzaklaştık. İnsanoğlu ayağa kalktığında burnunu yerden uzaklaştırdı. Artık hayvanlar gibi yeri koklamıyorduk. Bunun yerine göz ve kulak ön plana geçti. Koku ise bilinçdışına itildi, utanılacak bir şey haline geldi. Terlemeye, vücudun doğal kokusuna tahammül edemez olduk. Onun yerine sabun, kolonya, parfüm yarattık. Ama burada ilginç bir şey oluyor: bastırdığımız şey geri dönüyor. Artık doğal koku değil ama yapay koku peşinde koşuyoruz. Parfüm şişeleri vitrinlerde parlıyor, reklamlar bize "sen bu kokuyu sür, herkes sana bakacak" diyor.


Parfüm Neden Fetiş Oldu

Freud fetişten bahsederken aslında bir eksiklikten söz ediyordu. Fetiş, orada olmayan bir şeyin yerini tutar. Mesela biri kadının ayakkabısını bir takıntı haline getiriyor, oradan cinsel bir haz alıyorsa, bu aslında çocuklukta kadın bedenindeki farklılığın yarattığı kaygıyı başka bir nesneye aktarma olarak açıklanır. Koku da böyle bir şey midir? Belki de evet. Parfüm sürüyoruz çünkü kendi doğal kokumuz yetmiyor artık, ya da bizce yetmiyor. Aslında parfüm, bastırdığımız hayvan kokusunun yerine geçen medeni bir maskedir. Medeniyetin bize "sen böyle kokmamalısın" dediği her noktada, parfüm devreye girer ve bizi "kabul edilebilir" kılar. O yüzden bir şişenin içinden çıkan sıvıyı bileklerimize, boynumuza sürüyoruz ve sanki başka biri oluyoruz. Bu bir maske, bir ikame. Ama çok daha fazlası da. Çünkü koku, gözle görülmez ama her yere sızar. Bir odaya girdiğinde orada olmaya devam eder. Senin bir parçan olur ama senden bağımsız da yaşar. İşte bu yüzden parfüm sadece bir nesne değil, bir tutku nesnesidir.


İktidarın Kokusu

Tarihte koku hep iktidarla da ilişkili olmuştur. Saraylarda belli kokular yakılmış, kralların giysilerinde özel esanslar kullanılmıştır. Sıradan halk ise kendi kokusunda kalmıştır.Ortaçağ'da rafine parfüm lüks bir objeydi, sadece zenginlerin erişebildiği bir ayrıcalıktı. Daha sonra, sömürgecilik döneminde Batı, Doğu'nun baharat ve misk kokularıyla tanıştı. Ama bu tanışma sadece hoş bir keşif değildi; aynı zamanda bir güç oyunuydu. Constance Classen'in Aroma kitabında detaylıca anlattığı gibi, Batı kendini "temiz" ve "kokusuz" olarak tanımlarken, Doğu'yu ağır, baharatlı, fazla duygusal kokularla ilişkilendirdi. Sanki kokuyla medeniyeti ölçüyorlardı. Bu yüzden 19. yüzyılda şehirler deodorize edilmeye başlandı. Paris'in kanalizasyonu yapıldı, Londra'da hijyen hareketleri başladı. Koku, kontrol altına alınması gereken bir şey haline geldi.


Hayvansal Kokular ve Erotizm

Ama insanın içindeki o eski, hayvani yanı hiçbir zaman tam olarak susmuyor. Bataille’nin dediği gibi, erotizm insanı geçici olarak hayvansal kökenlerine geri yaklaştırır. Cinsellik sadece temiz ve steril bir kavram değildir; içinde ter, nefes ve vücut kokularını barındıran bir ritüeldir. Parfümeri bu gerçeği çok iyi biliyor.O yüzden parfümlerin içinde misk, ambergris, indol gibi maddeler vardır. Bunlar aslında hayvansal kaynaklıdır ve ilk başta pek hoş kokmazlar; ama diğer malzemelerle karıştırıldıklarında inanılmaz bir derinlik kazanırlar. Çünkü içimizde bir yerde o ilkel kokuları tanıyoruz. Unuttuğumuzu sanıyoruz ama biliyoruz...                                                                                                                              

Musk, Misk Geyiğinin cinsel bezlerinden elde edilen bir kokudur ve ilk haliyle neredeyse pislik gibi kokar. Ambergris ise balinaların sindirim sisteminden çıkan, denizde yıllarca yüzdükten sonra sahile vuran garip bir maddedir; başta müstehcen, sonra büyüleyici bir kokuya sahiptir. İndol ise dışkıda bulunan bileşiklerden biridir, ama çok düşük konsantrasyonlarda yasemin ve zambak kokusuna eşlik eder                                                                                                                                                         Bunların hepsi paradoksaldır: Tek başlarına itici, ama diğer notalarla birleştiğinde derinlik, sıcaklık, hatta baştan çıkarıcılık yaratırlar.İşte Bataille'nin bahsettiği erotizm burada devreye girer. Erotizm, yüksek ile alçak arasındaki, temiz ile kirli arasındaki o gerilimdir. Parfüm de tam bu noktada durur: Bir yanda çiçekler, meyveler, temiz kokular; diğer yanda hayvansal, neredeyse rahatsız edici notalar. Ve ikisi bir araya geldiğinde ortaya çıkan, sadece "güzel koku" değil, içimizin derinlerinde bir şeyleri uyandıran, bizi hem çeken hem iten bir deneyimdir. Çünkü içimizin bir yerinde o ilkel kokuları tanıyoruz. Unuttuğumuzu sanıyoruz ama biliyoruz.Günümüzde Zoologist gibi markalar bu hayvansal notaları cesurca kullanıyor; Hyrax, Beaver, Civet gibi parfümleriyle adeta insanı hayvansal yanına geri götürüyor. Hyrax'ta Afrika'nın sıcak, pislik kokulu mağaralarını; Beaver'da kastoreum denen, kunduzun cinsel bezinden elde edilen keskin notu buluyorsun. Ya da Slumberhouse'un Norne'u: Reçine, duman, toprak ve altında yatan o karanlık, neredeyse tehlikeli hayvansal iz. Bunlar sadece güzel kokmak için tasarlanmamış kokular. Bunlar seni rahatsız etmek, seni uyandırmak, seni o medeniyetin bastırdığı noktaya geri götürmek için var.


İlk Kokunun İzi

Jung'un arketip fikri kokuya da uygulanabilir. Toprak kokusu, kan kokusu, yanmış odun kokusu... Bunlar sadece birer koku değil; insan zihninin en derinlerinde, belki de doğmadan önce bile var olan izlerdir. İlk annenin kokusu mesela. Bebeklikte tanıdığımız, bize güven veren, bizi dünyaya bağlayan koku. Sonra hayat ilerler, başka kokular gelir: sevgilinin parfümü, babanın piposu, anneannenin mutfağı... Hepsi birer bellek deposu olur. Proust'un meşhur “Madeleine'i” gibi. Bir koku gelir ve bizi yıllar öncesine götürür, hiç beklemediğimiz bir anda.


Meta Fetişizmi ve Lüks Endüstri

Modern dünyada ise koku endüstriyel bir meta haline geldi. Marx'ın meta fetişizmi burada da işliyor. Bir parfüm şişesi artık sadece içindeki sıvı değil; marka, reklam, ambalaj, hikaye... Her şey satılıyor. Chanel No. 5 sadece bir parfüm değil, bir ikon. Marilyn Monroe'nun “Yatakta ne giyiyorum? Tabii ki Chanel No. 5.”  sözü bir efsane yarattı. İnsanlar o şişeyi almak için para ödüyor çünkü o şişe artık bir parfümden fazlası: bir arzu nesnesi, bir statü sembolü, bir fetiş.

 

Dijital Çağda Koku

Gelecekte ne olacak? Yapay zekâlar şimdiden parfüm tasarlamaya başladı. Algoritmalar insanların hangi kokulara nasıl tepki verdiğini analiz ediyor. Ama daha çarpıcı olanı, kokunun dijital dünyaya taşınma çabası. OVR Technology gibi şirketler artık dijital koku teknolojileri geliştiriyor; VR gözlükleriyle birlikte kullanılabilen, belirli kokuları üreten cihazlar tasarlıyorlar. Metaverse'de birine yaklaştığında onun parfümünü duyabilecek miyiz? Ya da tam tersi: belki kokulardan tamamen arınmış, steril bir dünyada yaşayacağız. Hangisi daha korkutucu bilmiyorum. Çünkü koku, bizi insana en yakın tutan şey. Unuttuğumuz anıları hatırlatan, bizi başkalarına bağlayan, arzularımızı sessizce yönlendiren. Onu kaybetmek, belki de kendimizden bir parçayı kaybetmek demek olur…

 
 
 

Yorumlar


bottom of page