top of page

İLK NEFES

  • Yazarın fotoğrafı: scentaatelier
    scentaatelier
  • 9 Tem
  • 3 dakikada okunur

Kaçanın Peşinde...

Bir kokunun peşine düşmek, rüzgarda savrulan ve her an rotasını değiştirebilecek olan görünmez bir ipucunu yakalamaya benziyor. Havada asılı kalan o anlık, kırılgan esintiyi fark ettiğimizde heyecanla ve sabırsızlıkla peş peşe aldığımız derin nefeslerle, aslında kendi koku alma mekanizmanızı kendi ellerimizle sabote etmeye başlarız.

İnsan burnu yeni ve değişen uyaranlara karşı daha yüksek duyarlılık gösterme eğilimindedir, bu biyolojik adaptasyonun bir sonucu olarak peş peşe alınan derin nefesler reseptörlerin kısa sürede desensitizasyona yol açabilir.

Beyin, kendisine ulaşan bu yoğun sinyal dalgasını işleyerek tekrar eden uyaranların sinirsel temsilini giderek daha az önemser ve onları bilinçli algının arka planına taşır.Koku molekülleri fiziksel olarak odada veya tenimizde varlığını sürdürmeye devam etse bile, zihin bu uyaranı artık tamamen bir “arka plan gürültüsü” olarak kodladığı için algı kapılarını dış dünyaya kapatır. Üstelik o ilk karşılaşma anında burna çarpan ve kokunun karakterini belirleyen en uçucu moleküller, daha ne olduğunu, zihnimizde nasıl bir imge canlandığını tam olarak kavrayamadan havaya karışıp dağılır. Tam da bu fiziki ve kimyasal kurallar nedeniyle, bir kokunun peşinden koşmak, onun o kırılgan yapısını bozarak daha hızlı kaybolmasına sebebiyet vermekten başka bir işe yaramaz.


Bu kaçınılmaz biyolojik bariyer, kendi ellerimizle tenimize sıktığımız ya da önümüzdeki bir kağıt şeritten yayılmasını beklediğimiz en lüks, en rafine parfümler söz konusu olduğunda da bütünüyle geçerliliğini korur. Tasarım harikası şişe masanın üzerinde öylece durur; değerli sıvı tenin sıcaklığıyla buluşmuş, koku çoktan etrafımızdaki tüm atmosferi kaplamıştır. Oysa o ilk bir iki nefesteki sarsıcı, her şeyi unutturan saf hazzı sonraki nefeslerde çoğu zaman aynı yoğunlukta, aynı berraklıkta yeniden bulamayız.İlk temasın yarattığı o büyüleyici şok dalgası sona erdiği andan itibaren, duyularınız adeta kendisini korumaya alan gizli bir kepenk indirerek algılama eşiğini yukarı çeker. İlk karşılaşmanın yarattığı duyusal farkındalık çoğu zaman birkaç saniye içinde yaşanır. Bu ilk saniyeler geçtikten sonra kokuyu tekrar aynı şekilde hissetmek adına harcanan çaba,beyhude bir uğraştan ibaret kalır.


İşte bu ele avuca sığmaz, hiçbir kalıba hapsedilemez tabiat, modern insanın koku duyusuyla kurduğu ilişkiyi çözülmesi güç, derin bir paradoksun tam ortasına sürüklüyor. Teknolojinin imkanlarıyla her görüntüyü yüksek çözünürlükle kaydedebilen, her sesi dilediği an sabitleyip tekrar tekrar oynatabilen modern dünya düzeni için koku, bir türlü tam olarak kontrol edilemeyen, rasyonel sınırların içine çekilemeyen asi bir alan olarak kalır.


Günümüzde koku hâlâ görüntü ve ses kadar kolay dijitalleştirilebilen bir deneyim değil, uzak mesafelere anında transfer edilemediği ve endüstriyel bir formül gibi saniyeler içinde tüketilip paylaşılamadığı için bu duyuyu modern hayatın pratik merkezinden uzaklaştırıyor, onu ister istemez ikincil, daha az önemli bir duyu gibi konumlandırıyor. Görsel tasarımların ve işitsel uyaranların sürekli olarak zihnimizi dikte ettiği bu steril, fazlasıyla organize edilmiş dünyada, ilk birkaç saniyelik parlamanın ardından bizi kendi sessizliğimizle baş başa bırakan bu duyuyu bazen hak ettiği değerden mahrum bırakıp azımsıyoruz.


Madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde ise, belki de farkında olmadan bu geçiciliğin ve aynı marjinal faydayı, aynı anda alamayacak olma ihtimalinin yarattığı, parayla satın alınamayacak benzersiz bir lüksün varlığını deneyimliyoruz.

Bir duyusal girdinin saniyeler içinde yok olacağını, ilk nefesten sonra aynı saf hazzı bir daha cömertçe sunmayacağını bilmek, o deneyimin zihindeki değerini ve cazibesini katlayarak büyütebiliyor. Sürekli gözümüzün önünde duran nesnelere karşı bir süre sonra körleşiyoruz, gün içinde her an duyabileceğimiz tanıdık sesleri kanıksayıp duymazlıktan gelebiliyoruz; koku ise algı alanımızdan çekildiği an, bizi ilkel bir avcı gibi ,görünmez izini sürmeye iten farklı bir algı durumu yaratıyor.


Hafızanın en korunaklı, en gizli odalarını saniyeler içinde tetikleyen, bizi zamandan ve mekandan kopararak yıllar önce yürünmüş eski bir sokağa ya da unutulduğu sanılan bir çocukluk anısına fırlatan o kaçıcı güç, asıl gücünü tam olarak kalıcı olmamasından ve evcilleştirilememesinden de alıyor olabilir. Eğer o ilk andaki sarsıcı ve yoğun haz sürekli olarak aynı seviyede kalabilseydi, koku da zamanla sıradan bir nesneye dönüşebilir, zihnin derinliklerinde yarattığı o sarsıcı, şiirsel etkiyi çok kısa sürede yitirip gidebilirdi. Koku, rasyonel akılla yakalanması ve zapt edilmesi çok zor olan bu vahşi doğasıyla, insanı sürekli olarak şimdiki zamana, o yaşanıp biten tekil ana mahkum ederek zamanın akışını hissettirir. Onu laboratuvarlarda tamamen evcilleştiremediğimiz, bir sergi salonundaki tablo gibi duvara asıp sabitleyemediğimiz için gündelik hayatta bazen geri plana itiyor gibi görünsek de, tam da bu otoriteye teslim olmayan yapısı yüzünden, onu hayatımızdaki;saf,aristokratik,rafine deneyimlerden birine dönüştürüyoruz.


Her köşeden kesintisiz bir uyaranın taarruz ettiği bu gürültülü çağda, bize geçiciliğin, anın ve yok oluşun estetiğini tüm çıplaklığıyla hatırlatan son sığınak kalemiz belki de sadece burnumuzdur.


 
 
 

Yorumlar


bottom of page